Neden İnanırız?

       İnanç nedir? Zira Türk Dil Kurumu inancın tanımını “Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma” şeklinde yapıyor. İnanç her türlü şeye karşı olabilir ama “gönülden” ifadesine dikkat. Gönülden bağlı olmak ne demek? Rasyonel olmayan bir biçimde sadece kişinin istediğine rağbet etmesidir gönülden bağlı olmak, eğer kişi akıl yoluyla bağlı olsaydı bunun adı inanç olmayacaktı. İnsanoğlu birçok şeye inanır. Rasyonel olmak yerine çoğu zaman duygusal davrandığından, inanmak insanoğlunun doğasında vardır. Bu bölümde dine inancı ele alacağız.

      

       Din ve tanrı kavramının ortaya çıkmasında bir çok sebep var. Ben bu sebepleri insan psikolojisinde tahlil ettim (aşağıdaki maddeler tamamen benim tahlilimdir, hiçbiryerden alıntı değildir)

 

1) Din bir afyon olduğu için toplumu şekilden şekle sokmak için en büyük araçtır. Burjuvazi de din yalanını kullanarak tarih boyunca insanları hamur gibi yoğurmuş ve onları sömürmüştür. Dinin günümüze kadar gelebilmesinin yani 21. yy'ın bilim dünyasında bile, dünyanın yarısından fazlasının 3 semavi din denen çağ dışı ortadoğu mitolojisine tapmasının sebebi de dinden çıkar sağlayan burjuvanın otoriteyi dinle kurup insanları baskı altına almasıdır.

 

2) İnsan insan olduğundan bu yana bilim fazla gelişmemiş olduğundan çevresinde meydana gelen doğa olaylarına bir anlam verememiş, bu yüzden bunları tanrıya bağlamıştır ve bu doğa olaylarının tehlikelerinden korunmak için de tanrıya sığınılması gerektiğini düşünmüş, buna bağlı olarak tanrı için yapılan ibadet ve ritüellerle din ortaya çıkmıştır.

 

3) İnsanoğlu aklıyla diğer canlılardan çok büyük bir şekilde ayrıldığı ve her alanda onlara üstün geldiği için kendisini seçilmiş olarak görmüş ve diğer canlıların kendisi için var olduğunu düşünmüştür. Kendisini en üstün canlı olarak gördüğü için bunun bir amacı olması gerektiğini ve insanların tanrı tarafından ödüllendirildiğini düşünmüştür.

 

4) İnsanoğlu her ne kadar diğer canlılardan çok büyük bir çizgiyle ayrılmış olsa da dört dörtlük değildir ve çoğu zaman rasyonel olmak yerine duygusaldır. Üstün aklıyla, hayvanlardan farklı olarak yemek, uyumak ve çoğalmak dışında çok şeylerle meşgul olur. Çılgın ve renkli bir hayal dünyasında yaşayan insanoğlu; tutkularla, sevinçlerle, hüzünlerle, aşklarla dolu yaşamında hep bir amaç içerisindedir ve bu yüzden hayatta bir mutlak bir amacın olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden  bu amaçlarla dolu dünyasının bir gün son bulup tamamen yok olacağı gerçeğini kabullenemez. İnsanoğlu, iyi ve güzel şeyler yapanların mutlaka ödüllendirilmesi gerektiğini, kötü ve zararlı işler yapanlarınsa mutlaka cezalandırılması gerektiğini düşünmektedir (yani hak kavramı). Fakat insanoğlu ölümden sonra iyinin ve kötünün yok olacağını ve ikisinin de hak ettiğini bulmadan varlıklarını noktalandıracağı gerçeğini kendisine yediremediğinden hayal dünyasında bir "hak" kavramı yaratma ihtiyacı duymuş ve kendi kendini bu hakkı düzenleyen bir "tanrı" kavramıyla tatmin etmiştir.

 

5) Dediğim gibi insan duygusal bir varlıktır. Çok kuvvetli bağlarla yakınlığı bulanan bir kişiyi kaybettiğinde dünyası yıkılabilir. Bu yüzden o çok sevdiği kişinin tamamen yok olmasını ve bir daha onunla asla bir araya gelemeyeceği gerçeğini kabullenmek istemez. Bu yüzden onun mutlaka bir yerlerde yaşadığı fikriyle kendi kendini avutur. Bu düşünce de din kavramıyla birebir bağlantılıdır.

 

6) İnsanoğlu, hayatta herhangi bir nedenle bir zorlukla karşılaştığında ve bu zorluk onu çok zorladığında birine içini dökmek, sığınmak ve ondan yardım almak ister. Eğer böyle bir kişiyi gerçekten bulamazsa, kendi kendini rahatlatmak için hayal dünyasından bir arkadaş tasarlar. Onunla konuşur, sırlarını paylaşır... Bu örnek de tanrı kavramıyla birebir uyuşuyor. Yani bu yönden bakıldığında aslında tanrı kavramı insanlar için birebir meditasyon ve tedavi yöntemidir. Yalanlarla kendini avutmak, çıkmaza düşen insanoğlu için birebir tedavidir.

 

7) İnsanoğlu, bilimin gelişmemiş olmasından dolayı doğa olaylarını açıklayamadığı yani cahil olduğu gerçeğini kendine yediremez. Herhangi bir toplum, çocukları "Biz nereden geldik? Nasıl oluştuk? Bir amacımız var mı?" gibi sorular sorduğunda onlara bir cevap verme zorunluluğu hissetmiş. "Bunun cevabını bilmiyoruz belki ileride öğreniriz" gibisinden bir cevap verememiş, bu eminsizlik duygusunu kendisine yakıştıramayarak sanki kendisini "her şeyden emin ve bilen" olarak ilan etmiştir.

 

8) Toplumsal yaşamla beraber insanlarda oluşan "milli benlik bilinci" onları kendi toplumlarının diğer toplumlardan üstün ve güçlü olduğunu düşünmesini de beraberinde getirmiştir. Bir toplumu manevi olarak birbirine bağlamanın en güzel yolu olarak görülen din, bu yüzden bir çok toplumda birbirinden farklı bir anlayış içerisinde yorumlanmış ve her toplum kendi tanrısının en büyük olduğunu, en üstün olduğunu ve tanrısının o toplumu seçtiğini ve kutsadığı düşünmüştür. Halk yığınlarının kafasına kazınan bu düşünce ile bireylerin topluma olan bağı kuvvetlendirilmiş ve milli benlik bilinçleri uyandırılmıştır. Şu ülkemizde Müslüman olmayanın Türk olarak görülmemesi buna örnek verilebilir. (bu tüm dünyada böyle)

 

9) Ayrıca dikkat ettiyseniz 3 büyük din de dahil dinlerin çoğunda tanrı eril özellikler taşır. Neden eril özellikler taşır? Çünkü dünya üzerinde şimdiye kadarki bütün toplumların çoğu ataerkildi. Erkekler her alanda kadınlardan üstündü, devleti onlar yönetir, onlar savaşır, onlar eğitim görürdü. Çünkü o zamanlar kadınlardan üstün bir kişilik çıkacağı düşünülemezdi ve kadın sadece çoğalmak ve zevk için bir araç gibi görülen seks objesinden ibaretti. Zaten şimdiye kadarki bir çok dinde tanrının “ak sakallı yaşlı bir adam” olarak tasvir edilmesinin sebebi; o toplumun yaşlı ve ak sakallı adamları her konuda bilgin dedeleriyle yani atalarıyla bağdaştırmalarıdır.

 

10) Bilimin dinin tüm safsatalarını devirmesine rağmen günümüzde hala dinin bu kadar yaygın olmasının bireylerinin ebeveynlerine olan bağlılığı olduğunu ve bunun da evrimsel bir süreç olduğunu düşünüyorum. Zira Richard Dawkins’ten alıntı yapacak olursak: “Eğer ebeveynlerimiz bize “Dikkat et! Orada uçurun var, düşersen timsahlara yem olursun!” dediğinde agnostik davransaydık bugün neslimizi devam ettiremeyebilirdik”

 

Yani görüldüğü üzere din ve tanrı kavramlarının ortaya çıkmasındaki asıl sebep insanın aklı ve mantığı değil, zayıflık ve duygusallığıdır. Din kavramı aslında insanlığın duygusal sebeplerle bazı gerçekleri kabullenememesinden ortaya çıkmıştır. Yani din istediğini görüp, istemediğini görmemektir. Fakat şunu bilmeliyiz ki, bizi doğrulara götürecek olan aklımız ve mantığımızdır. Neye inandığını bilmeden, koşulsuz şartsız dogmalara inançla insan ancak kendini kandırır ve eğer insanın duyguları mantığına ağır basarsa, insanlık yerinde sayar…

 

Saygılarımla…

Not: Yazdığım bu maddelere başka bir forumda rastlayabilirsiniz çünkü eskiden yazmış olduğumdan oraya da koymuştum.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !